Her tarihsel çağın gerçekleştirmeyi amaçladığı belirli “ideler” vardır. Örneğin Orta Çağ’ın idesi insanlığı dinsel bir çatı altında, evrensel bir devlet idealinde birleştirmekti. Yeni Çağ’ın ideleri ise özgürlük, eşitlik ve adalet olmuştur. İdeal düzen, gerçekleştiğinde tüm insanları mutlu edecek bir düzendir. Bazı düşünürler, ideal bir düzenin olabileceğini savunurlar. İdeal bir düzenin olabileceğini kabul eden düşünürler özgürlük, eşitlik ve adalet kavramlarına dayanarak görüşlerini açıklamışlardır:
Özgürlüğü Temel Alan Yaklaşım; Bu görüşe göre, ideal düzenin var olması için, toplumda birey özgürlüklerinin tam olarak yerine getirilmesi gerekir. Çünkü en önemli birey hakkı özgürlüktür. Liberalizm diye adlandırılan bu yaklaşım, siyasette, dinde, ekonomide, kısaca tüm düşünce ve etkinlik alanlarında olabildiğince özgürlüğe yer verilmesinden, özgürlüğün temel ilke olarak benimsenmesinden yanadır. Liberalizm’e göre ideal bir düzen özgürlük temelinde kurulmalıdır. Birey haklarını devletten önce kabul etmesi, hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemesi ve serbest piyasa ekonomisini temel alması bu yaklaşımın temel ölçütleridir. Liberalist düşünürler, ideal bir devlet düzeninin, ancak, her alanda bireylerin özgürlüğünü temel alan liberalizm ile mümkün olabileceğini savunurlar. Çünkü onlara göre, özgürlük; bireyin seçme, seçilme, düşünme ve inançları konusunda kendi iradesi ile karar vermesi, bu kararını yerine getirirken başkaları tarafından engellenmemesidir. Özgürlük, ilerlemenin kaynağıdır ve toplumun yenileşmesini sağlar. Bu nedenle en iyi yönetim biçimi, bir başka deyişle ideal bir toplum düzeni, kişisel özgürlüğü temel aldığı için liberalizm ile mümkündür.
Liberalizm daha çok çıkar çatışmalarının geçerli olduğu ekonomide etkili olmuştur. Kapitalist düzen bu yaklaşımın ürünüdür. A. Smith ve St. Mill gibi düşünürlerin Liberalist özgürlüğe dayalı düşünceleri, bu yaklaşımı temsil eden görüşlerdir. Smith’in düşünceleri “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler.” sözüyle özetlenebilir.
Eşitliği Temel Alan Yaklaşım; Bu yaklaşım, liberalizme ve onun ekonomi alanındaki uygulaması olan kapitalizme tepki olarak gelişmiştir. Liberal ekonomi, toplum varlığında farklı gelir düzeyindeki sosyal sınıfların doğmasına neden olmuş ve buradan da kapitalist (sermayedar) sınıf ile İşçi sınıfı arasında bir mücadele başlamıştır. Amaçlanan, yeni bir devlettir. Bu devlet, özgürlükçü bir devlet değil, ama sosyal sınıflar arasında eşitliği sağlayan bir devlet olacaktır.Öncüleri arasında Proudhon ve Karl Marx sayılabilir. Bu düşünürlere göre eşitlik olmadan özgürlük bir şey ifade etmeyeceği gibi insanların birbirini ezmesine de yol açar. Karl Marx, devleti, egemen sınıfın sömürü aracı olarak nitelemiş, liberal düzeni de insanlık dışı bularak şiddetle eleştirmiştir. Çareyi de üretim araçları(toprak, fabrika vb.) nın mülkiyetini kişilerden alıp topluma mal etmekte bulmuştur.
Ekonomide teşebbüs özgürlüğünün oluşturduğu işverenler gitgide zenginleşirken, onların çalıştırdığı işçiler gitgide fakirleşmektedirler. Dolayısıyla özgürlük tüm insanlar için değil, gittikçe zenginleşerek diğerlerini sömüren bazı insanlar için söz konusu olmaktadır. Bu nedenle, eşitlik kavramını kurucu ilke olarak alır. Bireyin en önemli hakkı, başkalarıyla eşit olarak yaşama hakkıdır. Toplum düzeyinde bunun gerçekleştirilmesi, üretim araçlarının bir gruba ait olmaktan çıkarılıp herkese ait kılınmasıyla mümkündür. İnsan, eşitlik adına tüm özgürlüklerinden vazgeçebilir. Çünkü başkalarının kendisine zarar vermeyeceğinden emin olan insanın özgürlüğe gereksinimi yoktur. Bu nedenle ideal toplum, insanların özgür değil, eşit haklara sahip olduğu sosyalist toplumdur. Sosyalizm özel mülkiyetin insanlar arasında eşitsizliğe yol açtığı düşüncesini savunur. Sınıfsız, eşitlikçi bir düzeni savunan sosyalizm anlayışı birçok toplumu ve insanları etkilemiş, sosyalist devletler özellikle 20. yüzyılda varlık gösterebilmişlerdir. Ancak özellikle bürokratik yapılanma ve teorinin pratikle uyuşmaması ile bireylerde yarışma (rekabet) duygusunun yok olması gibi sebeplerle bu devletlerin birçoğu sosyalizmden uzaklaşmıştır.
Adaleti Temel Alan Yaklaşım; Bu görüş de yukarda belirtilen iki görüşün, eşitsizlik, işsizlik, kişi özgürlüklerinin tam olarak kullanılmaması gibi olumsuz yönlerine bir tepki mahiyetinde doğmuştur. Bu görüşe göre, ne özgürlük ne de eşitlik, toplumda ideal düzenin kurulmasına yetmeyecektir. Bu nedenle, ideal devlet düzeninin, ancak adalete dayalı bir yönetim anlayışı ile gerçekleşebileceği savunulmuştur. Adalet, herkese hak ettiğini vermektir. Eşitlik ve özgürlüğü birleştiren kavram adalettir. Adalet; eşit güçte olanlara eşit, eşit güçte olmayanlara ise farklı davranılmasını sağlamalıdır. Çünkü güçlüyle güçsüze eşit pay vermek, güçlünün daha güçlü, güçsüzün daha güçsüz olmasına yol açacaktır. Adalet, burada toplumdaki her bireye hakkını verme, zulüm yapmama, temel hakları, özgürlükleri gerçekleştirme doğrultusunda uygulamalarla ortaya çıkar. (Sosyal Hukuk Devleti)
Adaleti temel alan yaklaşım Platon’ la başlamış ve Aristoteles’ le devam etmiştir. Çağımızda Eduard Bernstein (1850-1932) ve Leon Blum (1872-1950) gibi düşünürler, özellikle sosyal adalet üzerinde durmuşlardır. Bu düşünürlere göre, sosyal adaletin olması için demokratik düzenin olması gerekir. İnsanlar, hem fırsat eşitliğine sahip olmalı hem de toplumun maddî olanakları geniş kitlelere yayılmalıdır.
Çağımızda, ideal düzenin gerçekleşmesine en önemli katkıyı; halkın iradesine dayanan, halkın egemenliğini esas alan, serbest seçim sistemini uygulayan, çoğulcu, parlamenter sistemi benimsemiş, Demokrasi görüşü sağlamıştır.






İlk yorum yapan siz olun